İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Defeden kentten cezbeden şehre

Şehirler esasen iktisadi hayatın, kültürel hayatın, sosyal hayatın zenginleştiği, insan zihninin ziynetleri olan kültür ve sanatın neşvünema bulduğu, ticaretin, bereketin bollaştığı yerlerdir. Yaşanabilir mekânlardır. Öyleydi. Kültür ve medeniyet şehirlerde gelişti. İktisadi zenginlik şehirlerde büyütüldü.

Türkiye’de ise şehirler bu fonksiyonu icra etmekten uzaklaşmış durumda. Harsımızın gelişmesi, kökleşmesi bir yana, şehirler kentleşmiş, kentleştikçe harsımızın dejenere olduğu alanlar haline gelmiştir. Harsımız dejenere olurken hem kültürel hem de tarımsal hayat yozlaşmıştır. Kentleşen şehirler köylerin de içlerini boşaltmıştır. Kentler, günlük hayatın kargaşa ve karmaşa halinde olduğu, suçların ve olumsuzlukların arttığı mekânlara dönüşmüştür. Köyler ise sahipsiz kalmaktadır.

Bugün kentlerde yaşayan insanların dilinden, şehirden kaçmak gibi ifadeler duyuluyor. İnsanlar şehirden kaçmaya çalışıyor ve doğayla iç içe olmak istiyor. Yani artık şehirden kaçma diye bir şey var. Cuma günleri İstanbul dışına akan araç trafiği insanların adeta şehirden defedildiğinin bir resmidir. Halbuki şehirler insanların kaçtığı değil, sığındığı yerler olmalıydı. Şehir özünde kaçılacak bir mekân değildir. Tam aksine, şehirler; yerleşilmek, gidilmek, gezilmek, vakit geçirilmek, eğitim alınmak istenen mekânlardır. Bunun sorgulanması gerekmiyor mu?

Kültürel zenginlik kaynağı olan şehirlerin cazibesini yitirmesi farklı nedenlere bağlanabilir. Buna cevap verebilmek için şunun sorulması lazım: Peki neden büyüyerek kentleştiler? Şehirlerin normal bir büyüme yerine hormonlu büyümesi, bu kentleşmenin bir nedeni sayılabilir. Ekonomik büyümeyi öncelerken sosyolojiyi göz ardı eden bir sanayileşme politikası şehirlerin hormonlu büyümesini beraberinde getirmiştir. Şehirler, şehir oldukları için değil; öncelikle maddi zorunluluk nedeniyle göç alan kentlerdir. 1960-1980 yılları arasında Türkiye’de yaşanan budur.

1980 sonrası Türkiye’de toplumun kapitalizmle tanıştığı dönem olurken, 2000’li yıllarda kapitalizme entegrasyon süreci tamamlanmıştır. Toplum artık kapitalist kültürü içselleştirmiş ve kentler nefsi isteklerle yeni cazibeler üretmiştir.

Bu, hizmetler sektöründeki gelişmelerle paralellik arz eder. Kırdan kente göç diye tabir edilen olgunun temelinde geçmişte maddi zorunluluklar yer alırken, zamanla bunun ötesine geçen bir arzuya dönüşmüştür. Şehir gitmiş, yerine kent oturmuştur. Yerel kültür gitmiş, yerine kapitalist kültür yerleşmiştir.

Bütün bu olup bitenleri üreten ise mekânı şekillendiren imar planlarını yapan siyaset kurumu olmuştur. Siyasetin rantı, rantın ise siyaseti ürettiği bir kısır döngü içine girilmiştir. Rantın olduğu mekânlar imar kapsamına alınırken, köylere imar planı yapmak şöyle dursun, kimsenin aklına bile gelmemektedir. Kentten bir şekilde kaçma yolu bulan kentli, farkında olmadan yeni kaos alanları yaratıyor. İmar planlarıyla yol göstermesi gereken yerel idareler suskun. Merkezi idare bu konuya kör. Ceza kesme ve yıkım gibi bazı eylemler ise çözüm odaklı değil. Başta siyasetin finansmanı ve siyaset kurumunun kendisi temizlenip medenileşmedikçe, kent inşaatları yerine mekânın ihyası anlayışının gelmesi zor görünmektedir.

İmar planı, toplumun, kültürün, ekonominin, ferdin ve ailenin üzerine inşa edildiği zemini belirler. Mevcut anlayışla milli gelir artsa da yaşanamaz hale gelen kentler ve köyler nedeniyle toplumsal refahın artması zordur. Anlam verilemeyen birçok sorunun kaynağı belki de tam olarak burada yatıyor. Milli gelir yarışı yaparken yerleşim yerleri konusunu masaya yatırmak için vakit geç değil. Belki gelişmiş ekonomilerin yerleşim yerlerini incelemek bu konuda bir fikir verebilir.

 

 Doç. Dr. Harun Kılıçaslan – Şehir Kültür

 


 

Paylaşım yapmak ister misiniz?

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir