İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Nuh abinin kantini

Yağmurun bir şehri yıkayıp da geride bıraktığı o ıslak serinlik, insana yalnızca hava durumunu değil, zamanın kendisini de hatırlatır. O gün cam kenarında otururken olan tam olarak buydu. Sokaklar hafiflemişti; mesai kalabalığı dağılmış, mekânın içindeki insan profili değişmişti. Gürültü azalmış ama konuşmalar yoğunlaşmıştı. İş çıkışı soluklanmak isteyenlerle, hayatı zaten konuşarak geçiren profesyonel siyasetçiler kalmıştı geriye. Mekân, adeta gündüzün işlevsel ritminden akşamın hafıza ritmine geçiş yapmıştı.

Tam o sırada içeri yayılan o keskin koku, mekânın koordinatlarını değiştirdi. Burnuma değen şey yalnızca bir yiyecek kokusu değildi; bir zaman tüneliydi. Hafızanın en ilkel, en doğrudan kapısıdır koku. Bir düşünceyi ikna ederek değil, bir hatırayı çağırarak çalışır. Bir anda “burada” olmaktan çıktım; yıllar öncesinin bir kantininde, GSF’nin koridorlarında dolaşmaya başladım. “Bu koku Nuh Abi’nin gözlemelerine benziyor,” dediğim an, masadaki sohbetten çok daha büyük bir şeyin içine düşmüştüm.

Mekân dediğimiz şey nedir? Dört duvar, birkaç masa, bir tezgâh ve içindeki insan kalabalığı mı? Yoksa o duvarların sinmiş sesleri, masaların üzerinde birikmiş dirsek izleri, tezgâhın arkasındaki yüzün hafızamıza kazınmış ifadesi mi? Fransız düşünür Gaston Bachelard, mekânın yalnızca fiziksel değil, hayal gücü ve hatıra ile örülü olduğunu söyler. Ev, oda, köşe; hepsi birer hafıza hücresidir. Benim için o an bulunduğum kafe değil, GSF kantini gerçek mekândı. Çünkü mekânı mekân yapan şey, içindeki yaşanmışlıktır.

GSF’nin kantincisi Nuh Abi’nin gözlemeleri…

Dört-beş yıl boyunca karnımızı doyuran, cebimizi yormayan ama ruhumuzu doyuran o küçük tezgâh. Orada yenilen her lokma yalnızca hamur ve peynir değildi.

Bir sınav öncesi telaş, bir sergi öncesi heyecan, bir aşkın ilk cümlesi ya da bir hayal kırıklığının suskunluğu da o gözlemelerin arasında pay edilirdi.

Mekân, insanın iç dünyasını taşıyan bir kap haline gelirdi.

Mekân ile insan arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Biz mekânı doldururuz ama mekân da bizi biçimlendirir. Kantinde geçirilen saatler, yalnızca ders arası boşluklar değildi; bir düşünme pratiğiydi. Masada yapılan tartışmalar, kurulan cümleler, edilen kavgalar… Bütün bunlar, kişiliğimizin mimarisine harç taşıdı. Bugün hâlâ bir konuyu tartışırken kullandığım üslubun kökleri belki de o plastik sandalyelerin üzerinde atıldı.

İnsan, zamanın içinde doğrusal ilerlediğini zanneder. Oysa hafıza, zamanı katlar. Bir koku, bir ses, bir dokunuş; bütün çizgisel ilerlemeyi bozar. An birden genişler, geçmiş şimdinin içine sızar. Alman sosyolog Maurice Halbwachs, hafızanın bireysel değil, kolektif olduğunu söyler. Gerçekten de Nuh Abi’nin gözlemesini hatırlarken yalnız değildim; o kantinde oturmuş bütün arkadaşlarım, bütün kahkahalar, bütün tartışmalar benimle birlikte masaya oturmuştu. Hafıza, tekil bir arşiv değil; paylaşılan bir mekândır.

Mekân, insanın kimliğini sabitleyen bir çıpa gibidir. Taşındığımız şehirler, ayrıldığımız binalar, yıkılan yapılar… Hepsi bizden bir parçayı da alıp götürür. Bu yüzden eski bir okulun önünden geçerken içimiz sızlar; bir sokağın köşesinde durup uzun uzun bakarız. Orada yalnızca bir yapı yoktur; orada bir “biz” vardır. Kantin günleri de öyleydi. O günlerdeki biz ile bugünkü biz arasında görünmez bir köprü kuran şey, işte o mekândır.

Yağmurun dindiği o akşam, bulunduğum kafede insanlar konuşmaya devam ediyordu. Siyaset, gündem, dedikodu… Fakat ben zihnimde başka bir sahnedeydim. Şimdi anlıyorum ki mekân, insanın hafızasını tetikleyen bir anahtar gibidir. Bir koku, bir ışık, bir masa düzeni; hepsi kilidi açabilir. Ve açılan kapıdan yalnızca hatıralar değil, o hatıraların içindeki duygu iklimi de içeri girer.

Belki de insanın en büyük yanılgısı, yaşadığını sandığı ânın tek gerçek zaman olduğunu düşünmesidir. Oysa biz, geçmişin tortusuyla, geleceğin beklentisi arasında salınan bir hafıza varlığıyız. Kantindeki o gözlemeler, bugün yediğim herhangi bir yemekten daha “gerçek” olabilir. Çünkü onlar, yalnızca mideme değil, kimliğime değdi.

Mekân değişir, insanlar dağılır, zaman ilerler. Fakat hafıza, bütün bu dağılmayı inatla bir arada tutar. Nuh Abi gözleme artık belki yapıyor mudur yapmıyor mudur bilmiyorum. Kim bilir kantin belki eskisi gibi değildir. Ama o koku, herhangi bir yerde, herhangi bir anda yeniden ortaya çıkabiliyor. Ve o an, yıllar önceki biz yeniden canlanır.

Sonuçta insan, biraz da mekânlarının toplamıdır. Oturduğu masalar, yaslandığı duvarlar, paylaştığı sofralar… Hepsi birer iç harita oluşturur. O akşam yağmurdan sonra gelen koku bana şunu hatırlattı:

Hafıza, kaybettiklerimizin mezarlığı değil; içimizde yaşamaya devam eden mekânların evidir. Ve bazen bir gözleme kokusu, bütün bir gençliği yeniden ayağa kaldırmaya yete biliyor.

 

Mehmet Biten – Şehir Kültür

 


 

Paylaşım yapmak ister misiniz?

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir