İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Gölgenin İçinden Bakmak: Jo Hopper’ın Sessiz Günlüğü

 

Sanat tarihinin suskun sayfalarında bir kadının ismini yalnızca bir erkeğin etrafında fısıltıyla duyuyorsak, bu fısıltının arkasında büyük bir silinmişlik yatar. Josephine Nivison Hopper  ya da bildiğimiz adıyla Jo Hopper işte bu silinmişliğin, hem dramatik hem de düşündürücü bir örneğidir. Edward Hopper’ın resimlerinde pencereden bakan, otel odasında bekleyen, tiyatro kulisinde dalgın bir kadın olarak gördüğümüz figürlerin çoğu, Jo’nun bedeninden ve varlığından biçimlenmiştir. Ama o kadınlar, çoğu zaman Jo’nun sesi olmadan konuşurlar. Sessiz, yalnız, durağan… Ve bir o kadar da unutulmuş.

Jo Hopper bir sanatçıdır. Eğitimli, üretken, yetenekli bir kadın. 1920’lerde New York’ta sergiler açmış, eleştiriler almış, zamanının önemli kadın ressamları arasında anılmıştır. Ne var ki Edward Hopper’la evliliği, onun kamusal bir sanatçıdan özel bir modele dönüşme sürecinin de başlangıcı olmuştur. Jo, yalnızca eşinin eserlerine poz veren bir beden değil; aynı zamanda onları planlayan, düzenleyen, yazan ve hatta eleştiren bir zihindi. Fakat bu çok katmanlı katkının neredeyse tamamı sanat tarihinin resmi anlatısında görünmez kılındı. Tıpkı ev içi emeğin ekonomik üretim süreçlerinde görmezden gelinmesi gibi, Jo’nun sanatsal emeği de Hopper’ın “yalnızlık estetiği”nin arka planında kayboldu.

Sanat tarihinin modern anlatıları, büyük ölçüde bireysel dâhiliğin mitolojisi etrafında şekillenir. Bu mit, özellikle erkek sanatçı figüründe yoğunlaşır. Kadın ise çoğunlukla ya bir ilham perisi, ya bir model ya da sessiz bir destekçi olarak konumlandırılır. Jo Hopper bu anlatının tam merkezinde, ama adı geçmeyen kahramanıdır. Onun tuttuğu günlüklerde rastladığımız notlar, yalnızca poz sırasındaki teknik ayrıntıları değil, aynı zamanda bir kadının kendilik mücadelesini de gözler önüne serer: “Beni resimlerinden sildikçe kendini daha çok tamamlıyor” der Jo, ve bu cümleyle aslında yalnızca kişisel bir kırgınlığı değil, modern sanatın kadın özneye uyguladığı sistematik dışlamayı da kayıt altına alır.

Jo’nun hikâyesi bir kayıttır. Bir tanıklıktır. Fakat bu tanıklık edilgen bir şahitlik değil; doğrudan estetiği kuran bir varlıktır. Edward Hopper’ın resimlerinde sıkça hissedilen o boşluk, o mesafe, o suskunluk yalnızca bireysel bir duygunun değil, Jo’nun susturulmuş sesinin estetik bir yankısıdır belki de. Bugün bu resimlere baktığımızda, yalnızca melankolik bir kadın figürü değil; onun gözünden bize bakmaya çalışan görünmeyen bir özne de hissedilir.

Toplumsal cinsiyet perspektifiyle bakıldığında Jo Hopper’ın konumu, sanat üretiminde kadınların tarih boyunca nasıl bastırıldığını, katkılarının nasıl silindiğini açıkça gösteriyor. Sanatın toplumsal bir kurum olarak nasıl işlediğini sorgulamadan, bireysel üretimleri anlamak mümkün değil. Hopper’ın eserleri ne kadar bireysel bir yalnızlığı temsil ediyorsa, aynı zamanda o yalnızlığın nasıl bir kadının emeği üzerinden estetize edildiğini de sorgulamak gerekir. Jo, Hopper’ın yalnızlığının hem tanığı hem de mimarıydı.

Ve bu noktada sessizliğin kendisi üzerine düşünmek gerekiyor. Jo’nun defterleri sessizliğin belgesi. Ama bu, edilgen bir sessizlik değil; dirençli, sabırlı, biriktirici bir sessizlik. Yazıyla dile gelen bir karşı-anlatı. “Ben de vardım” diyor Jo, satır aralarında. “O resimleri yaparken ben oradaydım. Elim fırçada değil belki, ama gözüm kompozisyonda, zihnim renkteydi.” Onun sessizliği, konuşan bir gölge gibi resmin çerçevesinden sızıyor.

Gölge demişken… Jo’nun hayatı, aslında tam da bu kavramın merkezinde yer alıyor. O, Hopper’ın ışığının vurduğu her yerde, biraz daha silinen ama aynı zamanda o ışığın yönünü tayin eden gölgeydi. Gölge, ışığın yokluğu değil; onun tanımıdır. Jo da Hopper’ın yanında, onun gölgesinde değil, onun ışığının tanımında yer aldı. Ne var ki sanat tarihi, ışığa odaklanırken gölgenin çizdiği sınırları hep ihmal etti.

Bugün Jo Hopper’ı yeniden hatırlamak, yalnızca kişisel bir adaleti sağlamak değil; aynı zamanda kadın emeğinin, sanat tarihindeki görünürlüğünü sorgulamak anlamına geliyor. Kadınlar yalnızca temsil edilen değil; temsilin kendisini kuran özneler olduklarında sanat daha bütünlüklü, daha adil bir anlatıya kavuşabilir. Jo Hopper, modern sanatın sessiz anlatıcılarından biridir. Onun hikâyesi, yalnızca bir evliliğin ya da bir sanatçının gölgesinde kalmış bir kadının değil; aynı zamanda bir kültürel hafızanın eksik parçasıdır.
Edward Hopper’ın tablolarına yeniden baktığımızda, belki de artık sadece figürlere değil, onların ardında kalan emeğe de bakmalıyız. O resimler, Jo’nun da gözleriyle çizildi. Belki onun sesiyle değil ama onun sessizliğiyle biçimlendi.

Ve o sessizlik, şimdi bize bir şey söylüyor:

“Ben de vardım. Hep oradaydım. Baktığınız her resimde ben size bakıyorum.”

Hoşça bakın zatınıza…

Mehmet Biten – Şehir Kültür

 


 

Paylaşım yapmak ister misiniz?

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir