28 Şubat’ın en bunaltıcı günleri lise yıllarıma denk gelmişti. Bir devletin kendi öz evlatlarına bu kadar zulmettiği nadir dönemlerden biriydi bu zamanlar. Geleceğe dair hayallerimizin üzerinden tanklar geçmesine rağmen asla pes etmedik. Çok zor zamanların bize doğru koşarak geldiğini gördüğümüz halde yolumuzdan dönmedik. Aklımızda ne varsa, o çalkantılı dönemlere kadar ne hayal ettiysek aynı aşk ve heyecanla yürümeye devam ettik. Birçoğumuzun memur olmaktan, bir yerlere kapağı atıp konfor içinde ayın 15’inde bankamatiklerden maaşımızı çekmekten çok öte hayalleri vardı.
Gerçekten zor zamanların yetiştirdiği insanların direnç seviyesi ve hayal gücü çok başka oluyor. Konforun insanı içten içe nasıl çürüttüğünü ve sonunda bambaşka bir şeye dönüştürdüğünü yıllar içerisinde bizzat müşahede ettik. Arkadaşlarımızın çoğunda bırakın lise yıllarını, ilkokul yıllarından gelen bir girişimcilik ruhu vardı. Herkes bir şeyler yapma, alıp satma ve üretme hayalleri ile yaşıyordu.
O dönemin girişimcilik ruhu, bugünlerde sosyal medya kanallarındaki yapay kişisel gelişim videolarından öte bir düşünme biçimiydi adeta. Aslında bu düşünme biçimi zor zamanlarda geçen çocukluk yıllarından ve doğal ortamında gelişen problem çözme yeteneğinden başka bir şey değildi. Kendi oyuncaklarını tasarlamak, köy hayatında geçen verimliliği teneffüs etmek, hayalle geçen zamanı her fırsatta gerçekleştirmeye çalışmak gibi. Günümüzün çoğu, karşılaştığımız irili ufaklı problemlerin üstesinden gelmekle geçiyordu.
Çocukluk yıllarımızda şekillenmiş bu güçlü düşünme biçimi kalan hayatımızda problemlerle rahatlıkla başa çıkabilme yeteneğimizi geliştirmemizi sağladı. Ekranların hapsedemediği bir çocukluk dönemi doğal olarak merakın sürekli diri tutulduğu, soruların havada uçuştuğu sürekli öğrenmeyi destekliyordu. Bu hal sürekli çevremizi keşfetmeyi tetikliyordu. Hazır cevaplarımız olmadı. Her şeyi kendi tırnaklarımızla kazıyarak elde etmek zorundaydık. Bu alışkanlıklar bize kalıcı bir öğrenme kültürü kazandırdı.
Hata yapmaktan hiç korkmazdık. Sürekli dener, tekrar tekrar uğraşırdık. Bir sapan yapmak için, bir el arabası ya da tahtadan traktör ve römork yapmak için defalarca hata yaptığımız olurdu ama sonunda istediğimizi elde ederdik. Başarısızlığın girişimciliğin arkadaşı olduğunu öğrendiğimizde çocukluk yıllarımızda kazandığımız değerlerin bir kez daha farkına vardık. Bizim için her bir hamlemiz yeni bir öğrenme yöntemi geliştirmemizi sağlıyordu. Anne babalarımızın bazen canımızı sıkan görevlendirmeleri, çocuk yaşlarda tatillerde çalıştırılmış olmamız kendimizi daha fazla geliştirmemizi sağladı. Zorlandık, çok defa denedik, yanıldık, küçük kazalar atlattık, kızdık, üzüldük ama öğrenmeye devam ettik. Çocukluğumuzda aldığımız küçük kararlar ileride alacağımız büyük kararlardaki isabet oranını artırdı. Kısaca anne babalarımıza çok kızdığımız zamanlardan bol bol onlara dua ettiğimiz zamanlara geldik.
Bizim oyunlarımız bile hem fiziksel hem de ruhsal olarak kendimizi geliştirmemizi sağladı. Ekip çalışmasını daha ilkokul çağlarımızda öğrendik. Liderlik yapabilmeyi, yaratıcılığı, inovasyonu öğrendiğimizde daha ortaokula bile başlamamıştık. Üretimin değerini hayata atılmadan fark ettik. Farklı pencerelerden hayata bakmayı en ideal zamanlarda içselleştirdik.
Kısaca demem o ki, bugün lise yıllarından sonra hatta üniversite yıllarından sonra öğrenilmeye çalışılan şeylerin çoğunun aslında erken çocukluk döneminde uygulamalı bir şekilde öğrenilmesi gerekiyormuş.
Fatih Yılmaz – Şehir Kültür















İlk yorum yapan siz olun