Türk sinemasında Kemal Sunal’ın yerini sadece komedi oyuncusu olarak sınırlandırmak haksızlık olur. O, güldürünün ardında toplumsal sorunları, halkın gündelik açmazlarını ve devletin yurttaş üzerindeki etkilerini derinlemesine işleyen filmlerin başkahramanıdır. 1988 yapımı Öğretmen filmi de bu çizginin en önemli halkalarından biridir. Yönetmenliğini Kartal Tibet’in üstlendiği, senaryo çatısını ise İhsan Yüce, Memduh Ün ve Tibet’in birlikte kurduğu film, Kemal Sunal’ın olgunluk döneminde hem oyunculuk açısından hem de toplumsal duyarlılık bakımından zirve eserlerinden biridir.
Bu film okumasını yaparken aslında toplumsal konuların, ekonomik boyut ile toplumsal çözülmenin birlikte yol alışını anlamaya çalıştım. Bu bağlamda zaman değişse de problemlerin sadece jelatininin değiştiğini görmek insanı hayli üzdüğünü belirtmeliyim. Öğretmen filmini yalnızca bir olay örgüsü olarak değil, sinemanın sunduğu imkânlarla toplumsal gerçekliğin nasıl görünür kılındığını, karakterlerin nasıl “gri” bir dünyada çizildiğini ve Kemal Sunal’ın bu rolde nasıl hem güldüren hem de hüzünlendiren bir figüre dönüştüğünü irdeleyeceğim.
Türk sinemasında sıkça rastlanan siyah-beyaz kutuplaşmalar –iyi-kötü, fakir-zengin, köylü-şehirli– Öğretmen filminde ustalıkla dengelenir. Film, bir yanıyla Kemal Sunal’ın klasik komedi unsurlarını taşırken, diğer yanıyla giderek ağırlaşan bir dramı sahneye koyar. Bu nedenle filmi tek kelimeyle “gri” olarak nitelemek mümkündür.
“Gri” olma hali, sadece türsel bir melezlik değildir; aynı zamanda filmin dünyayı algılayış biçimidir.
Zenginlerin tek boyutlu kötüler, fakirlerin ise saf iyiler olarak gösterilmediği; herkesin çelişkilerle, eksikliklerle, zaman zaman da vicdan ve menfaat çatışmalarıyla resmedildiği bir tablo söz konusudur.
Bu bakımdan Öğretmen, Yeşilçam melodramlarının alışıldık kesin çizgilerini aşar ve realizmin alanına yaklaşır.
Film, köy okulunun duvarında yer alan Mustafa Kemal Atatürk’ün “İlköğretim eğitimin temel taşıdır.” sözüyle açılır. Bu sahne, aslında tüm filmin anahtarını verir: mesele eğitimin kendisidir. Ancak eğitim yalnızca dersliklerdeki bilgilerle sınırlı değildir; ekonomik koşullar, sosyal adalet, devletin politikaları ve bireylerin yaşam mücadelesi de eğitimi şekillendiren unsurlardır.
Hüsnü öğretmenin köyden İstanbul’a tayini, bir başarı ödülü gibi sunulur. Ancak kısa sürede bu “ödül”ün aslında bir cezaya dönüşeceği görülür. Büyük şehir, öğretmenin omuzlarına ağır bir yük bindirir ve köydeki sade yaşamı bir tür özlem haline getirir. Buradaki ironiyi, filmin ilk dakikalarında seyirci sezdirir.
Filmin en güçlü yanlarından biri, İstanbul’u bir arka plan değil, adeta bir karakter olarak işlemesidir. Hüsnü öğretmenin ev arayışıyla başlayan süreçte, kentin “iki yüzü” ortaya çıkar: bir yanda lüks semtler, diğer yanda gecekondu bölgeleri. Emlakçının kaçak elektrikten söz ettiği sahne, kentin yalnızca maddi pahalılığını değil, aynı zamanda sistemsel yozlaşmayı da gösterir. Burada Sunal’ın “Desene burada da işimiz Allah’a kaldı…” repliği, hem bir tebessüm ettirir hem de derin bir çaresizliği açığa çıkarır.
Mekân kullanımı bakımından film, köy ve şehir yollarını birbirine benzetir. İstanbul’a göç eden ailenin tozlu yollardan geçerek yeni evlerine gitmesi, aslında değişenin sadece mekân olduğunu, hayatın yüklerinin aynı kaldığını gösterir.
Filmin en unutulmaz anlarından biri, Hüsnü öğretmenin öğrencilerine matematiği maaş bütçesi ile öğrettiği ve bir nevi kendi ekonomik durumunun onu derinden sarstığı der sahnesidir. Maaş, kira ve yol masrafı üzerinden yaptığı hesap, aslında Türkiye’deki memur sınıfının geçim derdini görünür kılar. Bu sahne, klasik Yeşilçam güldürülerindeki soyut esprilerin ötesine geçer; gerçek rakamlarla, rakamların arkasındaki çaresizlikle yüzleştirir seyirciyi. Kemal Sunal’ın “Bozdur bozdur harca!” repliği, yalnızca bir kahkaha malzemesi değil, aynı zamanda derin bir toplumsal eleştiridir. Çünkü öğretmen, en temel ihtiyaçları karşılamakta zorlanmaktadır. Burada eğitim sisteminin sorunları, doğrudan ekonomik gerçeklerle kesişir.
Film boyunca çocukların sözleri, yetişkinlerin gizlediği hakikatleri açığa çıkarır. Hüsnü’nün oğlunun “Bizim köy daha güzeldi” sözleri, modernleşme ve şehirleşme mitini sorgular. Çocuk, doğrudan ve filtresiz bir biçimde köy hayatının insani sıcaklığını, şehrin soğuk yüzüyle kıyaslar. Öğrenci Hasan’ın ceviz satışıyla başlayan hikâyesi ise, çocuk emeğinin kentte nasıl zorunluluk haline geldiğini gösterir. Öğrenciler yalnızca bilgiyle değil, hayatta kalma becerileriyle yoğrulmaktadır. Bu sahneler, eğitim ve emek arasındaki trajik kesişmeyi gözler önüne serer.
Öğretmenler odasında herkesin ek iş yapması, filmin en gerçekçi dokunuşlarından biridir. Öğretmenlik, kutsal bir meslek olarak idealize edilirken, öğretmenlerin geçimlerini sağlayamayıp işportacılığa yönelmeleri, “kutsal meslek” söyleminin altını boşaltır. Hüsnü öğretmenin simit satarken zabıtadan kaçışı, trajikomik bir tablo yaratır: memur, memurdan kaçar.
Bu sahneler, filmin gri tonlarını daha da yoğunlaştırır. Seyirci hem gülümser hem de içi burkulur. Çünkü komedi ile dramın birbirine karıştığı bu anlar, hayatın tam da kendisini yansıtır. Hüsnü öğretmenin ailesi, büyük şehrin baskısıyla bir çözülme yaşar. Oğlu simitçi çocuğa dönüşür, eşi terzilik yapar. Yani “çocukların okuması için çalışan baba” imgesi tersine döner; artık çocuklar babalarına destek olmak zorunda kalır. Bu noktada film, yalnızca bir öğretmenin değil, bir ailenin toplumsal şartlar karşısındaki çöküşünü anlatır. Hüsnü’nün travmaları, kâbusları, tikleri, bireysel bir rahatsızlık değil; sistemin bireyi öğüten çarklarının sonucudur. Bu nedenle film, psikolojik bir dramdan öte, sosyolojik bir belgedir.
Kemal Sunal’ın oyunculuğu, filmin en kritik boyutunu oluşturur. Yıllarca halkı güldürmüş bir yüzün delirmesi, seyirciyi derinden sarsar. Çünkü bu delilik, sıradan bir karakterin değil, kolektif bir kahramanın çöküşüdür. Sunal’ın tiklerle, kontrolsüz hareketlerle verdiği “öğretmenin delirmesi” sahneleri, Yeşilçam’da pek az rastlanan bir cesaretin ürünüdür. Seyirci, gülmeyi alışkanlık haline getirdiği bir yüzle bu kez acı çeker. Bu kırılma, filmin dramatik etkisini kat kat artırır.
Toplumsal körlük ise velilerin tepkilerinde görünür: kimi anlayışla yaklaşır, kimi “Demek öğretmeniniz tırlattı” diyerek küçümser. Bu, toplumun ruhsal hastalıklara ve sistemin yarattığı travmalara bakışını da yansıtır.
Özgürlükler Ülkesi Olarak Tımarhane
Filmin finalinde Hüsnü öğretmen, ruh ve sinir hastalıkları hastanesine götürülür. Bu, klasik Kemal Sunal filmlerinden farklıdır. Genellikle finalde “iyi” kazanır, “halkın çocuğu” zafer elde eder. Öğretmende ise halkın çocuğu kaybeder. Daha doğrusu, devletin çarkları, ekonomik baskılar, sosyal adaletsizlikler kazanır.
Bu yenilgi, seyircide derin bir burukluk bırakır. Çünkü kaybeden yalnızca bir öğretmen değildir; halkın umutlarının sembolü olan bir figürdür. Bu nedenle film, trajik bir ağırlıkla sona erer ve seyircinin zihninde uzun süre yankılanır. Öğretmen, Kemal Sunal sinemasının yalnızca güldürüye değil, toplumsal eleştiriye dayalı damarını temsil eder. Filmde komedi unsurları vardır, ama esas mesele toplumun eğitim, ekonomi ve göç sorunlarıdır.
Film, seyirciye kolay bir mutluluk sunmaz; aksine onu rahatsız eder, düşündürür, sorgulatır. Çünkü hayat da böyledir: ne tamamen siyah ne tamamen beyaz. Hüsnü öğretmenin hikâyesi, yalnızca bir bireyin trajedisi değil; Türkiye’nin 1980’li yıllarda yaşadığı sosyoekonomik çalkantıların, kentleşme sancılarının ve eğitim sisteminin yapısal sorunlarının bir özetidir. Bu yüzden Öğretmen, bir Yeşilçam filmi olmanın ötesinde, toplumsal hafızaya kazınmış bir belgedir.
Mehmet Biten – Şehir Kültür















İlk yorum yapan siz olun