İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bozkırda bir masal tanığı: Ahmet Uluçay

Ahmet Uluçay sineması, hatırlamanın estetik bir biçimi olduğu kadar, unutmaya karşı geliştirilen sessiz ama ısrarlı bir direniştir. Onun filmlerinde hikâye, yalnızca anlatılan bir olay örgüsü değildir; yaşanmışlığın tortusu, zamanın içinden süzülerek bugüne ulaşan kırılgan bir tanıklıktır. Bu nedenle Uluçay’ın dünyasına girerken bir anlatıyla değil, bir hafıza rejimiyle karşılaşırız. Anılar, masalın diliyle konuşur; masal ise hayatın en sert gerçekleriyle yüz yüze gelir. Bu kesişim noktasında, sinema bir temsil aracı olmaktan çıkar, bir varoluş pratiğine dönüşür.

Hayatın henüz masal gibi yaşandığı yıllardan kopup gelen hikâyelerin yaşanmışlığına dair güçlü bir tanıklık arzusu vardır Ahmet Uluçay sinemasında. Bu arzunun merkezinde, anılar içinde yavaş yavaş yapayalnız kalma süreci durur. Uluçay, bizi yalnızca bir hikâyeye değil; bir hatırlama eylemine, bir vicdan alanına, bir çocukluk coğrafyasına tanık kılmak ister. Bu yüzden onun dünyasında anlatıcı da kahraman da çoğu zaman aynı kişidir: Kendi hayatını masallaştırarak ayakta tutmaya çalışan bir rüya adam.

Ahmet abi, tertemiz bir gönül sahibi ve katıksız bir tutkunun insanıdır. Sapsarı bozkırda hayal perdesini aralamaya çalışan bir zamane Mecnunu gibidir. Karpuz kabuklarından gemiler yapan bir modern derviştir o; masalla gerçeğin, çocuklukla yoksulluğun, hayalle emek arasındaki geçirgen hatta yürür. Bu yönüyle Ahmet Uluçay, yalnızca bir sinemacı değil, aynı zamanda bir masal kişisidir. Onun sineması, merkezden değil, taşradan; güçten değil, yoksunluktan; hesaplı bir estetikten değil, sezgisel bir inattan beslenir.

“Küller ve Kemikler”, bu masal kişisinin iç dünyasına açılan yalın ama çok katmanlı bir anlatıdır. Film aracılığıyla, Ahmet Uluçay’ın yarım kalan hayali olan Bozkırda Deniz Kabukları’nın senaryo sürecine ortak oluruz. Uluçay’ın ömrü bu senaryoyu tamamlamaya yetmemiştir; ancak senaryonun kahramanı Yakup’la kurduğu diyaloglar, bize son derece derinlikli bir anlatı alanı açar. Bu diyaloglar, yalnızca bir film fikrinin etrafında dönmez; aynı zamanda yoksulluğun, imkânsızlığın, inadın ve umudun iç içe geçtiği bir hayat felsefesini görünür kılar.

Yakup karakteri, bu anlamda, yalnızca kurmaca bir figür değildir; Uluçay’ın kendisiyle, geçmişiyle ve yarım kalmışlığıyla kurduğu içsel bir konuşmanın dışavurumudur. Senaryo üzerine yapılan konuşmalar, bir sinema metninden çok, hayata dair sorular etrafında şekillenir: İmkânsızlık karşısında vazgeçmek mi gerekir, yoksa imkânsızı yeniden tarif etmek mi? Sinema, bu soruların yanıtını arayan bir düşünme biçimi hâline gelir.

Film, bizi kentin katı ve yabancılaştırıcı duvarlarının arasından çekip alır; bambaşka bir dünyanın eşiğine bırakır. Öyle bir dünyanın içine gireriz ki, orada her şey son derece yalındır: Temiz bir gökyüzü, sessiz bir bozkır, içten bir bakış ve yaşanmışlıklarla dolu anılar bizi karşılar. Hayatın en sade hâliyle yüz yüze geliriz. Bu sadelik, yoksunluğun romantize edilmesi değil; aksine, süsten ve fazlalıktan arındırılmış bir varoluşun estetik değeridir.

Bir içimlik çay gibidir bu anlatı; içimizi ısıtan, acele etmeyen, gösterişsiz ama kalıcı bir sıcaklık bırakır. “Küller ve Kemikler”, seyircisini etkilemeye çalışan bir film değildir; onunla aynı masaya oturur, aynı çayı paylaşır, aynı sessizliğe katlanır. Bu yönüyle film, günümüz sinemasında giderek kaybolan bir etik tavrı hatırlatır: Gösterme değil, paylaşma etiği.

Riyasız, yalansız, makyajsız bir öyküdür “Küller ve Kemikler”. İnsanın bütün insani yönleriyle, komplekslerinden arınmış hâliyle var olabileceğini hatırlatır. Bu nedenle film, bir anlatıdan çok bir hal, bir duruş, bir ahlâk meselesi olarak belirir. Sinemanın piyasa dinamiklerine, hızına ve tüketim mantığına karşı sessiz ama kararlı bir itirazdır bu.

Ne var ki Ahmet Uluçay’ın hayat hikâyesi, büyük ölçüde, her tür zorluğa rağmen “film yapmak” üzerine kurulmuş bir hikâyedir. Onun sineması, yoklukla kavga eden bir inat, imkânsızlığı estetiğe dönüştüren bir ısrardır. Bir söyleşisinde, kendine özgü heyecanıyla şöyle der:

“Bazı konularda benim yakınmam gerekirken, çıkıp başkalarının, hakları olmadığı hâlde yakınmasına çok kızıyorum. ‘Öküz yükü çeker, kağnı bağırır’ diye bir söz var bizim oralarda. Para yok, imkân yok diyen yönetmenleri anlamıyorum. Bir derdiniz varsa, ölürsünüz de gene çekersiniz. Gider banka soyar; filminizi çekersiniz. Benim söyleyecek bir derdim var.”

Bu sözler, yalnızca bireysel bir öfkenin değil; sanatla kurulan ontolojik bir ilişkinin ifadesidir. Uluçay için sinema, bir meslek ya da kariyer alanı değil, var olma biçimidir. “Derdim var” cümlesi, onun bütün estetik ve etik duruşunu özetler.

Onun dünyasında çocukluk, yalnızca geçmişte kalmış bir dönem değil; bugünü anlamanın en sahici imkânıdır. Şiirle, resimle, oyunla kurulan bağ, sinemanın da temelini oluşturur. Şu dizelerde olduğu gibi, yoksullukla hayal gücü iç içe geçer:

“parmağıyla ilkokul çantama tık tık diye vurur cevizdendir, / İnegöl işidir kıymetini iyi bil derdi babam/ küçük bir askerdim ben de/ siyah önlüğümün içinde/ bembeyaz bir yürek dökülürdüm yollara/ hava soğuktu okulum uzak/ bir avucumda közde pişmiş sıcacık bir patates”

Bu dizelerde, çantanın içinden bir evren çıkar; tarih, masal ve çocukluk aynı anda yaşanır. Uluçay sinemasının büyüsü tam da buradadır: En sıradan nesneler, hayal gücünün taşıyıcısına dönüşür. Hesap kitapla arası iyi olmayan ama hayata dair hesabını şiirle, resimle ve sinemayla vermeye çalışan bir ruh konuşur bu satırlarda.

Ahmet Uluçay, “Büyüyemedim. Çocuklarla çalışıyorum. Filmlerimde onlara eğiliyorum,” derken bir eksiklikten değil, bilinçli bir tercihten söz eder. “Evcilik oynar gibi film yapıyorum. Entelektüel olmaya çalışmıyorum. Sinema yaparken bildiklerimi de unutuyorum.” Bu sözler, onun sinemasının temel estetik ve etik ilkelerini açık eder. Bilginin ağırlığını değil, sezginin hafifliğini; iddianın gürültüsünü değil, samimiyetin sessizliğini seçer.

Uluçay’ın sineması, büyük teoriler kurmaz; ama büyük bir ahlâk alanı açar. Bozkırın ortasında, eldeki en basit malzemeyle kurulan bir hayal makinesi gibidir. Bu yüzden onun filmleri yalnızca izlenmez; hatırlanır, içselleştirilir ve insanın vicdanında uzun süre yankılanır.

Ahmet Uluçay, bozkırdan bir sinema dili kurmuş, imkânsızlıktan bir estetik üretmiş ve çocukluğun saf bakışını sinemanın merkezine yerleştirmiş ender sanatçılardan biridir. “Küller ve Kemikler” ise bu bakışın en duru, en sahici tanıklıklarından biri olarak hem Türkiye sinemasının hem de kültürel hafızamızın kıymetli metinleri arasında yerini alır.

Mehmet Biten – Şehir Kültür

 


 

Paylaşım yapmak ister misiniz?

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir