İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Batıdan Doğuya şiddetin panoraması

Kolombiya kravatı tabirini daha önce duymuş muydunuz? Hayır, bu bir giyim stili değil. Al Pacino’nun Scent of a Woman filminde, Waldorf Astoria Oteli’ne giderken kravatını Windsor düğümü tarzında bağlamasıyla da hiçbir ilgisi yok. Kolombiya kravatı bir işkence yöntemi. (İspanyolca: korte cortaba) Aynı parallellerde buluşan ülkelerdeki şiddet senkronizasyonunu incelemeye buradan başlayacağız.

Latin Amerika’da ve Meksika’daki uyuşturucu kartelleri arasında son derece yaygın kullanılan bu vahşice insan öldürme yönteminde, kurbanın boğazı kesiliyor ve dil adeta bir kravat gibi boyundan dışarı çıkarılıyor. 

Kolombiya kravatı tabiri buradan geliyor. İlk olarak yine aynı ülkede, La Violencia (Violence, İngilizce’de şiddet anlamına gelir) döneminde (1948-1958) yılları arasında kullanılan vahşice bir katletme biçimiydi. Mucidi Pablo Escobar zannedilse de onun bu işle bağlantısı yoktu. (Bu, Escobar’ın bir uyuşturucu karteli ve azılı bir katil olduğu gerçeğini değiştirmez tabi ki)

HAVA BUZ GİBİ, AĞZIMIZIN TADI KAÇMASIN

Benzer paralellerde buluşan ülkelerin; Kolombiya, Meksika, ABD’nin güney kesimi, Kuzey Afrika, Rusya, Ortadoğu, Türkiye, İran, Afganistan ve İtalyan mafyasının şiddet yöntemlerine İskandinavya’da raslanmadığını sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Yazının ilerleyen kısımlarında buna temas edeceğiz. Kuzeye çıktıkça, örneğin Kanada’da  iklim soğuk olduğu için şiddete başvurmaya üşeniyorlar mı, yoksa tabiatlarında mı yok? Bu işin aslında soğukla ilgisi de yok. Rusya da soğuk bir ülke olmasına rağmen, işi kanlı bir şiddet pornosuna dökmeden zehirleme gibi daha spesifik yöntemleri tercih edebiliyor. 

Rotamızı biraz daha güneye, Rusya’nın siyasi olarak da kadim dostu olan İran’a çevirdiğimizde, muhaliflere yönelik protestocuların tutuklandıktan sonra; kırbaç, dayak, stres pozisyonu, yalancı infaz, tazyikli su, elektrik şoku ve kimyasal maddelerle çeşitli şiddet yöntemlerine maruz bırakıldıklarını görüyoruz. Bu küresel ve paralel şiddeti, soğuk-sıcak iklim dilemmasında değerlendirmeye almak, oldukça dar ve neticesi tutarlı olmayan bir iddia olur. Dolayısıyla şiddetin; ülkedeki refah seviyesi, adalet mekanizmasının oturmuş olması, hukuka olan güven ve eğitim koşullarının tüm halka eşit biçimde yansımasıyla azaldığını kabul etsek de tam olarak yok olduğunu söyleyemeyiz. 

ŞİDDETİN TARİHİ AKIŞINA GİYOTİN DAMGASI

Ancak bir gerçek var ki ülkeler yoksullaştıkça şiddetin dozu artmakla kalmıyor, adeta vahşete dönüşüyor. 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Paris’te idam cezası alan mahkumları infaz etmek için kullanılan giyotin de vahşetin farklı aletlerinden biriydi. Fransa refah içinde değil miydi? 2025 için konuşacaksak, öyle görünebilir. Ama 16 ve 17. Yüzyıllarda; krallığın, derebeylerin ve burjuva sınıfının ağır baskısı altında yoksulluktan başını kaldıramayan bir halka sahipti. İhtilalin ateşlediği özgürlük dalgası daha sonra Osmanlı Devleti’nin de başına iş açacak ve birçok Balkan milletinin imparatorluktan kopmasına sebebiyet verecektir. Şiddetin yalnızca Doğu ve sıcak iklim toplumlarına has olduğunu, ya da insan haklarına pek de itibar edilmeyen Rusya gibi ülkelerde görüldüğünü söylersek eksik bir inceleme yapmış oluruz. Son yıllarda amacından farklı olarak kullanılan “büyük resme” bakmak istiyorsak, daha derin bir analiz yapmamız şart.

Şiddet, biçim değiştirerek çok müreffeh zannettiğimiz İskandinavya ülkelerinde de görülüyor. Kolombiya kravatı gibi yöntemler kullanılmasa da söz konusu şiddet olunca Norveç’i es geçmek olmaz. Birçok insanın algısında huzur içinde yaşanacak güvenli bir ülke olarak tasavvur edilen Norveç’te 2011 yılında yaşanan katliamı hatırlayanımız var mı? “Akvam-ı beşer nisyan ile malul” olduğu için çoktan unutmuş da olabiliriz, biz yine de hatırlatmayı görev sayalım. Anders Behring Breivik adındaki bu psikopat, tamamen beyaz ırkı yücelten ve çok kültürlülükten nefret eden, radikal bir sağcı profiliyle harekete geçerek “Bir Avrupa Bağımsızlık Bildirgesi-2083” başlıklı bir manifesto yayınlamıştı. Bu psikopatın yazdığı manifesto tam 1516 sayfaydı. Buradan, psikopatların da yazabildiğini anlıyoruz.

ŞİMDİ NORVEÇ’TE OLMAMAK VARDI

22 Temmuz 2011 tarihine zaman makinesiyle gittiğinizi düşünün. Norveç’in başkenti Oslo’da keyifle kahvenizi yudumluyorsunuz. Olacaklardan habersizsiniz. Psikopat katil Brevivik’in saat 15:26 civarında başbakanlık binası önünde gerçekleştireceği bombalı saldırıyı, ardından Utøya adasında, Norveç’in sosyal demokratlarının yaz kampına yapacağı silahlı baskını ve başkent Oslo’da bir arabaya yerleştirilen bomba sonucu 8 kişinin hayatını kaybedeceğini bilmiyorsunuz. Adadaki İşçi Partisi gençlik kampında tam 69 kişiyi acımasızca katledeceğinden de haberdar değilsiniz. Kahveniz gırtlağınıza düğümlenmiş, iştahınız kesilmiş olabilir artık. Toplamda 77 kişinin katili Breivik, Hıristiyan köktenci görüşlere sahipti ve anlaşılmaz biçimde kendisinden olmayan herkesten nefret ediyordu.  İşin özü, vahşet Kolombiya’da başlamadı, İran’la devam edip Rusya’da soluklanmadı. Vahşet insanın özünde ve doğasında zaten vardı. Ülkenin refah içinde sefa sürmesi yahut yoksulluk ve savaşla tarumar olması (Suriye ve Irak örnekleri) bir şeyi değiştirmiyordu. Yerküre üzerinde, en güvende hissedeceğiniz anda dahi vahşi bir saldırının odak noktasında bulabilirdiniz kendinizi.

Burada devreye insanın limbik sistemi giriyor. Frontal lobu doğuştan, kaza sonucu ya da madde kullanımı neticesinde hasar görmüş insanların suça daha meyilli olduğunu nörobilimciler sayesinde artık biliyoruz. Haliyle insanın içinde yaşadığı ülkenin refah durumu, havanın sıcaklığı ya da insanların şiddet kültürü içinde büyümesi de tek başına yeterli bir sebep değil.

Bir haber kanalında çalışan muhabir, zamanında Rizeli bir vatandaşa mikrofon uzatmıştı. “Bizi sinirlendiren şeyler nedir?” diye soruyordu. Sosyolojik araştırmalara konu olacak, hatta üzerine tez yazılacak kadar girift ve bir o kadar da yalın bir cevap almıştı muhabir: “Bizi her şey sinirlendirir, çünkü paramız yok!”

ASABİYETİN MAZERETİ OLUR MU?

Norveç katilinin şiddet fiilini gerçekleştirirken beslendiği ana faktör fundamentalist ve Nazivari ideolojisi olurken, Rusya’da muhalif bir siyasiyi saf dışı bırakmak, Kolombiya’da ‘racona uymayan’ bir kartel üyesini ibret olsun diye Kolombiya kravatı yöntemiyle katletmek olabiliyor. Fas’ta ise iki gezgin genç kadın, vahşice öldürülüyor ve bunun sebebi de teröre bağlanıyor. Halbuki bu vahşeti salt terörle ilişkilendiremeyiz. İnsan beyninin akıl almaz yapısını çözmeden, şiddeti yalnızca refah seviyesine, içinde yaşanılan coğrafyaya bağlayamayız. MFÖ’nün ‘Mazeretim Var Asabiyim Ben’ şarkısı ancak dinlerken hoş olabilir, fiiliyatta ise şiddetin mazereti değil, ancak bedeli olur.

Kutsal metinlere göre işlenen ilk cinayet kardeş cinayetiydi. Kabil’in haset besleyerek kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlayan süreç, bugün tüm vahşetiyle devam ediyor. Hiç kimsenin fikirleri yüzünden öldürülmediği, saplantılı aşığını reddettiği için hiçbir kadının katledilmediği bir dünyayı düşlemek pek de zor ve ütopik değil. Yeter ki frontal lobumuzu çalıştırmayı bilelim!

Bu yazıyı, 24 Ocak 1993’te karlı bir Ankara sabahında, adı gibi Karlı Sokak’ta, evinin önünde arabasına konulan bombayla vahşice katledilen, gazeteci büyüğüm ve meslektaşım Uğur Mumcu’ya ithaf ediyorum.

Kadir Sarıkaya –  Şehir Kültür

Paylaşım yapmak ister misiniz?

Bir yorum

  1. ALİ MURAT GÜVEN ALİ MURAT GÜVEN 8 Mayıs 2025

    Değerli bir kalemi seçkin bir sitenin yazı ailesine katılmış durumda görmek çok güzel…
    Sayın Sarıkaya’ya bu yeni mecraında başarılar dilerken, yazı ailesini ve özgün haberciliğini her geçen gün zenginleştirip geliştiren Şehir Kültür yönetimini de gönülden kutluyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir