İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yalan, dünya ve gerçekler

İnsan hayatı tecrübelerden ibaret. Yaşadıkça öğreniyorsunuz ya da öğrenemiyorsunuz. Herkes öğrenemiyor. Öğrenmek sadece sizin bildikleriniz anlamına gelmiyor. Bazen öğrendiğinizi zannettiğiniz şeyler yanlışlarla dolu bir dağdan ibaret de olabiliyor. Yani her öğrendiğiniz şey mutlak doğru anlamına gelmiyor ama genelde doğrular, olgunluk yaşınızdan itibaren kendini göstermeye başlıyor. Bu yaş bana göre kırklı yaşlardır. Bazılarında daha erken bazılarında daha geç olabilir ve hatta bazılarında hiç olmayabilir. Genel kabulün ortalamasının kırk olduğunu söyleyebilirim.

Fark ettiğim şu ki, insan hayatının kırklı yaşlarda ayrı bir olgunluk seviyesine evirilmesi. Kırk yaşımdan sonra fark ettiğim bazı çarpıcı tecrübeleri paylaşmak istiyorum. Bu arada çevremde birçok kişiden kırklı yaşların sert ve ağır imtihanlar dönemi olduğunu da çok defa duydum. Belki de bu sarsıcı dönem insanın farkındalık düzeyini artırıyor. Tam olarak bilmek zor.

İnsan hayatı büyük bir tiyatro sahnesinden ibaret. Toplumun her bir bireyini birer oyuncu olarak görebilirsiniz. Onun için insanların gerçek yüzünü ancak size olan ihtiyaçlarının durumuna göre fark edebiliyorsunuz. Socrates’in “dostlarım bu dünyada dost diye bir şey yoktur” sözü ne kadar da anlamlıymış.

İyi insanların çoğu anlaşılmıyor. Sadece öldükten sonra uzun uzun anlatılıyor. Bu durum sadece iyi insanlarla da sınırlı değil. Bütün değerleri bu kalıba oturtabilirsiniz.

Toplumlar gerçekleri konuşan insanlardan çok haz etmiyor. Gerçekleri konuşmak her zaman konforu bozuyor ve kimse konforunun elinden alınmasını istemiyor.

İnsanlar aynı korkularla sorgulamaktan, sorgulanmaktan da haz etmiyor. Hayatın anlamı sorgulamaya bağlı olmasına rağmen özeleştiri ve sorgulamayı insanlar düşman olarak görüyor. Birçok toplumun geri kalma sebebi tam olarak bu kötü alışkanlıktır.

İnsanların çoğu aslında gerçekleri biliyor, duyuyor, okuyor ama yalanın peşinden gitmekten kendini alamıyor. Çünkü güç sahipleri yalanlarla dolu bir dünya kurmuş durumda. İnsanlar doğruya inansa da yalanın peşinden gitmeye devam ediyor.

Malın mülkün esiri olup da merhamet sahibi olan çok az insan tanıdım. Bu dünyanın yalanlardan ibaret olduğunu ve genelde acımasızların kazandığını gösteren sayısız örnek var. Toplumların adeta birer köle kitleleri olarak yaşamasının ana sebebi bu olsa gerek.

İnsanlar yaşanan her türlü acımasızlığa ve zulme karşı gözyaşı döküyor, üzülüyor, ağlıyor, konuşuyor ama iş iyilik için adım atmaya geldiğinde çoğu kılını bile kıpırdatmıyor. Her şeye üzülüyoruz ama hiçbir şey yapmıyoruz.

Sosyal medya mecraları birer tımarhaneye dönüşmüş durumda. Kafası en kırık olanların en çok takipçisi olduğu, en çok etkileşim aldığı tımarhanelerde en değerli zamanlarımızı heba ediyoruz.

Müslümanlar açısından inandığımız Kuran’ı Kerim’in ilk emrinin oku olmasına rağmen belki de dünyada en az okuyanlardan olmamız tam bir ibret vesikası.

Yine Allah’tan başka ilah yoktur diyerek iman eden Müslümanların güç sahibi olan her kula Allah’tan daha fazla kulluk etmeleri hayret verici.

Herkes arkadaşlarım ne der, akrabalarım ne der, komşular ne der, o ne der, bu ne der hassasiyetiyle yaşıyor. Oysa her şeyi gören, bilen, duyan ve hatta bizi bizden daha iyi bilen Allah ne der diye düşünen yok.

Neşet Ertaş “ah yalan dünya” derken, Candan Erçetin, “dünyada ölümden başkası yalan” derken, Aşık Veysel “benim sadık yârim kara topraktır” derken ne kadar haklıymış değil mi?

Peki bu cümleler neden ve nasıl dile getirilmiş acaba!

 

Fatih Yılmaz  – Şehir Kültür

 


 

Paylaşım yapmak ister misiniz?

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir