İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İçimdeki yeryüzü ve gökyüzü

“İçimde her manzara var, şimdi pek çok yere sahibim, içimde yeryüzü de var gökyüzü de.” Eugenio Borgna’nın sözleri, insanın iç dünyasının sınırsızlığını hatırlatır. Her birimiz kendi içinde bir evren taşır; dışarıya bakmak, bu evrenin yalnızca yüzeyini görmekle kalır. Borgna’nın cümleleri, ruhun kendi coğrafyasını yaratabileceğini ve içsel yolculuğun fiziksel yolculuktan bağımsız bir anlam taşıdığını bize fısıldar.

Doğan Yarıcı da teyzeyi anlatırken benzer bir derinliğe uzanır: “Teyzemi gördüm. Birazına tanığım, ömrünün çoğunu çarşaflar, nevresimler, yastık ve yorgan kılıfları, evlatları muntazam olsun diye harcamış.” Burada yalnızca bir portre çizilmez; sessiz, gözden kaçan bir yaşam, sıradan görünen ama varoluşun temelini oluşturan ritüeller resmedilir. Her teyzede, benzer bir hayatın izleri vardır. Öykü ya da roman fark etmez; insan, başkalarının küçük dünyalarında kaybolmuş, kendi sessiz mucizelerini yaşamıştır.

Şehirler arası bir yolculuk, bu farkındalığı daha geniş bir bağlama taşır: “Samsun ve Ordu yavaşça geçti sol yanımdan gece.” Otobüsün penceresinden geçen şehirler, geçmişten geleceğe uzanan bir zaman tünelidir. Yarıcı, şehirlerin fiziksel varlığı ile yolcunun iç dünyası arasında bir bağ kurar; modern insan sürekli hareket hâlinde olmasına rağmen içsel durağanlığı deneyimlemeye ihtiyaç duyar. “Ne aldatıcı! İçeriyi yaratan insan.” derken, hem dışarıdaki yaşamın hem de insan algısının yaratıcı doğasına işaret eder.

Yolculuk metaforu, fiziksel alanı aşarak ruhsal boyuta taşınır. Göç eden kuşlar, trafik levhaları, her ayrıntı bir yön ve hareket temasını içerir: “Sürekli göç eden kuşlar, bugün günlerden ne? diye sormuyor.” İnsan, doğadaki basit yolculuklardan farklıdır; göçebe doğasıyla, kaygıları ve farkındalığıyla her zaman bir adım öndedir. Montaigne’in sözleri bu noktada anlam kazanır: “Her yerde olmak, hiçbir yerde olmamaktır.” İnsan, yerini ararken kendini kaybetme riskiyle yüzleşir.

İbn Arabî’nin ifadesiyle, varlığın kökeni harekettedir. Yolculuk hiç bitmez; insan kendi iç dünyasında da sürekli bir yolculuk içindedir. Geçmişin hatıraları, geleceğin beklentileri ve şimdinin farkındalığı iç içe geçer. Yarıcı, bu durumu okura emanet eder: “Önerebileceğim bir şey yok… Gerisini siz halledersiniz.” Yolculuk, anlam arayışında kendi deneyimimizi tamamlamamız için bir davettir.

Sessizlik ve yalnızlık, bu yolculuğun diğer yüzüdür. Cioran’ın sözleri, “Hepimizin içinde başarısızlığa uğramış bir infazcı yatar,” ruhun karanlık yanını hatırlatır. Bastırılmış duygular ve unutulmuş arzular, sessizliği doldurma isteğiyle yüzleştiğimizde ortaya çıkar. Psikiyatri hastanelerinin duvarında yazan bir cümle, bunu keskin biçimde özetler: “Ciddi derecede hasta bir topluma adapte olmak sağlığın sembolü olamaz.” İnsan, kendine ve çevresine yabancılaşmadan sağlıklı olamaz; adapte olmak, bazen gerçekliği çarpıtmak demektir.

“Gitmek” kavramı, burada bir kaçış değil, içsel bir yolculuk olarak görünür. Damarlarımızdaki kan yerine alev dolaşır; bu, zihnimizde volkanlar patlamasına, şuurumuzu kaybetmeyi göze aldığımızda güneşin doğuşunu algılamamıza benzer. İnsan, varoluşun ağırlığını hissederken, anlık mutlulukları ve özgürlüğü de deneyimlemek ister.

Ruhun bu ikili hâli, binlerce yıllık yalnızlıkla birleşir. Limanlardan ayrıldığımızda, fırtınaları daha derinden hissederiz. Göğsümüzde kopan fırtınalar ve gönlümüzde yükselen anaforlar, yalnızca kendi farkındalığımızla anlaşılabilir. Aziz suyu bulandırmadan yudumlamak gibi, ruhun sessizliğini korumak önemlidir. İçsel yolculuk, hem sabır hem de dikkat gerektirir; her şeyi bir anda kavramak mümkün değildir.

Yarıcı’nın romanı modern mesneviyi anımsatır; bir çiftin uyumlu birlikteliği, birlikte var olmanın ve deneyimlemenin sadeliğini gösterir: “Bir çift gördüm, tekti.” İnsan, yalnız olsa da gözlemlediği ve bağlandığı varlıklar aracılığıyla anlam bulur. Kitaplar, müzikler, filmler; hepsi, bu bağın araçlarıdır ve içsel yolculuğu zenginleştirir.

Amacı olmayan bir zihin kaybolur. Martialis ve Montaigne’in sözlerinde yankı bulan bu gerçek, yolculukta yönün önemini vurgular. Yolculuk, boşluğu doldurmanın yollarından biridir. Yarıcı, okura bir yön göstermeden yalnızca gözlemlemeyi ve farkındalık geliştirmeyi teklif eder. Modern insan, karmaşık hayatında rehberlik ararken, kendi iç yolculuğunu kendisi keşfetmelidir.

Sufi deyişi, yolculuğun ve mutluluğun ruhla olan bağlantısını özetler: “Ruh, hayal ettiği yerdedir.” İnsan, fiziksel olarak varamadığı yerlere bile ruhsal olarak ulaşabilir; hayal ettiği yer, onun manzarasını şekillendirir. Yolculuk, yalnızca mekân değişikliği değil, ruhun kendi sınırlarını aşmasıdır. Binlerce yıllık yalnızlık, fırtınalar ve anaforlar arasında, kaplumbağa dinginliğiyle ilerlemek, yolculuğun gerçek niteliğini gösterir.

Doğan Yarıcı, şehirler, yolculuklar ve gözlemler aracılığıyla, ruhun kendi yeryüzü ve gökyüzünü yaratabileceğini anlatır. Dış dünyadaki kaos ve sessizlik arasında, insan, kendi iç evrenini keşfeder ve anlamını bulur. Her adım, her bakış, her düşünce birer manzaradır; içimizdeki yeryüzü ve gökyüzü, bizimle birlikte şekillenir ve varlığımızı derinleştirir.

Sevgili dost…

Yolculuk bitmez. Şehirler geçer, otobüsler ilerler, geceler akar. İçimizdeki manzaralar ise varlığımızın sessiz ve derin yankıları olarak kalır. Aziz suyu bulandırmadan yudumlamak gibi, biz de ruhumuzun sessizliğini koruyarak yolculuğumuzu sürdürürüz. İçimizdeki yeryüzü ve gökyüzü, kaybolduğumuz ve kendimizi bulduğumuz alanlardır; her adım, her nefes, bu manzaraların şekillenmesine hizmet eder. Belki de gerçek mutluluk, yolculuğun kendisinde saklıdır.

Hoşça bakın zatınıza…

Mehmet Biten – Şehir Kültür

 


 

Paylaşım yapmak ister misiniz?

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir