İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sütlü Nuriye ve Su Böreği

Gözde Ademoğlu’nun alameti farikası benim için bu iki şeydir: Sütlü Nuriye ve Su Böreği. Ankara’ya dair belleğimin en güzel iki unsuru, belki de bütün hatıralarım arasında en berrak biçimde yer edenler, bu tatlarla ilişkilidir. İnsan hafızası çok katmanlıdır; bir deftere işlenmiş not gibi değil, bir göl yüzeyinde dalgalar gibi akar, üst üste binmiş halkalar halinde büyür. Kimi zaman bir koku, kimi zaman bir tat, kimi zaman da sıradan bir mekân, geçmişin bütün kapılarını aynı anda aralar. Benim için o kapıyı aralayan iki tat işte bunlardır.

Bellek ve mekân arasındaki ilişkiyi düşününce, Jan Assmann’ın sözleri aklıma gelir: Mekân, kültürel belleğin hem fiziki hem de sembolik çerçevesini sunar. Mekân, hafızayı somutlaştırarak ona tutunacak bir zemin hazırlar; bu sayede geçmişin izleri, kolektif bellek aracılığıyla anlam kazanır. Pierre Nora’nın “hafıza mekânları” dediği şey de tam olarak budur: mekân, yalnızca coğrafi bir yer olmaktan çıkar, hatırlamanın aktif bir bileşenine dönüşür. Bir tatlı dükkânı, bir kahve köşesi ya da bir börek fırını, böylece bir şehrin belleğinde kristalleşen arşivler haline gelir.

Hafıza insanı birçok bellek kaydıyla doldurur, ama bazı kayıtlar öylesine güçlüdür ki, mekânla birleştiğinde kişiyi yeniden kurar. Pierre Nora’nın dediği gibi, “Bellek, mekânı kendine bir yuva yapmadan var olamaz.” Bir tat, bir mekânı; bir mekân da bambaşka bir zamanı çağırır. Kitapçıdan çıktığımda kafamda hiçbir fikir yoktu, zihnim yorgundu. Çayı bile zor içebilmiştim. Bir an durup düşündüm: Bazı yerler sadece bir işi yapmalı. Kitapçı kitapla, kahveci kahveyle, börekçi börekle… Mekânların sahiciliği biraz da bu sadelikte gizli. O yüzden görüşmeleri bitirince ayaklarım beni, hiç zorlamadan, Balgat’a doğru götürdü.

Yol boyunca sayısız çağrı, vitrinlerin daveti, tabelaların ışıltısı vardı. Ama ben hiçbirine kulak asmadım. Damaktaki bellek, ayaklara hükmeder mi? Hükmeder. İnsanın kararlarına bile… İçimde yalnızca güzel bir Su Böreği ve demli bir çay arzusu vardı. Başka hiçbir şey iştahımı kabartmıyordu. Yürüdüm, hiç oyalanmadan, nefsime yenilmeden. Hayat gibi: bazen yolunu şaşırmadan, eğilip bükülmeden, eyvallah etmeden yürümek gerekir.

Mekâna girdiğimde içimden geçen ilk şey “geç kaldım mı acaba?” sorusuydu. Çünkü bazı tatların zamanı vardır, kimi öğleye kalmaz, kimi akşama yetişmez. Kasadaki arkadaşa sordum: “Börek var mı?” Şef garson menüyle yaklaşırken lafını kestim, “börek” dedim. Anladı. Hiç uzatmadan börek ve çayımı getirdi. İlk lokmayı ağzıma attığımda tereyağı damakta dans etmeye başladı. Sanki börek, yalnızca karın doyuran bir hamur işi değil de belleğin en eski şarkısını söyleyen bir dil gibi konuşuyordu. Tam da o anda Walter Benjamin’in cümlesi zihnimde yankılandı: “Geçmiş, parıldayan bir an olarak bellekten yükselir.” Börek, işte o parıldayan anı bana sunuyordu. O anın keyfini çıkarmaktan başka bir seçeneğim yoktu. Mekânın sahipleri Bayburtlu olduğundan bizim oranın böreğine en yakın börek bu diyebilirim.

Su Böreği öyle basit bir hamur işi olarak değerlendirilemez. Artık her yerde ve özensiz bir şekilde birkaç kat yufkanın arasına konulmuş her türden peynirle yapılmış olan börekleri hele fabrikasyon ürünleri saymıyorum bile. Çoğu zaman içinde dişinizi gıcırdatan o plastikimsi tabakadan gelen irite edici hali de bir tarafa bıraktığınızda bile gerçek bir dilim böreğin hazzını alamazsınız. Çünkü bir dilim börek ile bir tepsi börek aynı hazzı verir. Şimdi hatırlıyorum da Murat, Yakup, Ferit ve birkaç arkadaş daha iftarlarda bir tepsi böreği tüketip, hiç bana mısın demediğimiz zamanları… Börek başlı başına bir sanat aslında, herkesin aynı beceriye sahip olmadığı bizim oralarda arkadaşların anneler arasında ya da kadınlar arasında böreği meşhur olanlar ayrı yere konurdu.

Tabii annemin her dönüşümüzde hazırda olan sanki çocuklar geldiğinde yesinler ve beraberlerinde götürsünler diye incelikle yaptığı böreklerde hep damağımdaki o tadı aramama neden olmuş olabilir. Bir ev açması böreği hiçbir doktor uyarısı ya da hiçbir hastalık öteleyemez, ucundan kıyısından muhakkak kaçamak yaptırır. Bunun örneklerini de biliyorum. Onun için bir bardak çay içimlik zamanda ne kadar çok şey geçti zihnimden hatırlamıyorum ama sadece birazını paylaşabilirim.

Açlığım bastırılınca garsona tekrar seslendim:

“Sütlü Nuriye var mı?”

Vardı. “Ama hani,” dedim,

“soğuk baklava değil, dikkat et, sizin Sütlü Nuriye’yi soruyorum?”

Hafif gülümsedi. İstediğimin tam da o olduğunu anladı. Bir parça Sütlü Nuriye geldi, bütün eksiklikleri tamamlayan son halka gibi. O tat damağıma dokunduğu anda, yüzlerce hatıra aynı anda hücum etti.

Çocukluk sofraları, aile ziyaretleri, kaybolmuş dostluklar, eski bayramlar… Hepsi birden gözümün önünden geçti.

O sırada bir kez daha fark ettim: Zamanla mekânın birbirine ne denli bağlı olduğunu. Gaston Bachelard’ın dediği gibi, “Mekân, zamanın tortusunu içinde saklar.” O tortu bazen bir sokak köşesinde, bazen bir tatlının şerbetinde kendini gösterir.

Uzun uzun pencereden dışarı baktım, belki de daldım. Aklımdan isimler, muhabbetler, paylaşılan anlar geçti. Zihnim çoğunlukla güzel şeyleri seçip seçip önüme koydu. Belki de zihin olumsuz anları siliyordur. Bu mekâna en çok iki isimle gelmişim birisi Atik Ağdağ diğeri de Hasan Bitmez. Atik Ağdağ denince akla “Sütlü Nuriye” gelirdi tıpkı dostların beni bu tatlı ile hatırlaması gibi. Güzel zamanlardı. Bir de Hasan abi ile yapılan sabah kahvaltıları ve börek, çay araları… tabi bir de dostlarla tatlandırdığımız muhabbetler; Remzi, Selim, Halil İbrahim, Ahmet ve Yusuf’lar (Karaağaç ve Yalanız), Emrullah, Hüseyin ve daha niceleri, zikrettiğim isimler ise bir çırpıda aklıma gelenler.

Mekân yalnızca bir yer değil, belleğin en sadık taşıyıcısıdır. Tat ile mekân birleştiğinde, insanın iç dünyası kendini yeniden kurar. Bir börek ya da bir tatlı, insanın en derin kayıplarını bile hatırlatabilir. Çünkü kayıplarla şekilleniyor içimiz, eksilenlerle biçimleniyor ruhumuz. Ne tuhaf! Bazen bir dilim börek, bir dilim tatlı, insana koca bir hayatın panoramasını açıyor. Ve biz, farkında olmadan, belleğimizi sadece kalbimizde değil, dilimizin ucunda da sindiriyoruz.

Hoşça bakın zatınıza…

Mehmet Biten – Şehir Kültür


 

Paylaşım yapmak ister misiniz?

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir